Yazar: Albertine Sarrazin
Yayınevi: Everest Yayınları, 2012
Albertine Sarrazin, yıllar sonra bir kez daha dilimize kazandırılan ve üç romanından ilki olan “L’astragale” ile kadınların kendi bedenleri ve yaşamları ile kurdukları ilişkiyi tehdit ediyor.
Sarrazin’in romanlarına konu olan özyaşam öyküsü, 1937 yılında bir bebek olarak geldiği Fransa’da evlat edinilmesi ile başladı. Sonrasında, sevgisiz geçen bir çocukluğu, kendisine yabancı bir aileyi ve çok başarılı olduğu halde onu mutsuz eden okulu bırakıp otostopla Paris’e kaçtı. Artık on altı yaşındaydı, hayatını fahişelik ile kazanıyordu, okuldan kaçarak onu takip eden arkadaşı Emillienne ile bir soyguna karıştı, tutuklandı. Bundan sonraki yaşamının rakipsiz mekanları hapishane, hastane ve saklandığı evler olacaktı.
Hapisten firar ederken aşık kemiğini kırdı ve hayatının kalanında asla eski sağlığına kavuşamadı. Sarrazin kırık bacağı ile sürünerek hapishaneden uzaklaşmaya çalışırken kendisi gibi hapishaneden firar etmiş ve geçimini hırsızlıkla sağlayan Julien ile karşılaştı. Julien ve Albertine’in rastlantısal aşkı, kadın ve erkek arasında doğan koşulsuz bir sözleşmenin güzel bir tezahürü olarak yaşamları boyunca onları birbirlerine bağlı kılacak bir evlilik ile sonuçlandı.
Sarrazin, okul yaşamında da edebiyat ve sanat konusunda başarılı bir öğrenciydi, ancak okulun, ailenin soğuk ve hükmedici varlığının gereksiz bir uzantısı olduğunu erken yaşta kavramış ve 1953 yılında korkusuzca kendisini Paris’e teslim etmişti. Yaşamla kurduğu ilişki de tıpkı Julien ile kurduğu ilişki gibi koşulsuzdu. Bu seçimin Sarrazin’in yazınına yansıması kaçınılmazdı. O da yarı biyografik üç roman yazarak kendi kaçışını, aşkını, köksüzlüğünü ve korkusuzluğunu ölümsüzleştirdi. Türkçe’ye “Aşık Kemiği” * olarak çevrilen ilk romanında, kırık bir aşık kemiğinin dilini konuşuyor Sarrazin. Kemiğin kırıklığı, geleceksizliği, acısı tüm romanı baştan başa bazen yükselen bazen ise alçalan bir paralel metin olarak kat ediyor tüm romanı. Kimi zaman bir kara delik gibi tüm yoksunlukları, esareti, ümitsizliği içine çekerek görünmez olurken, kimi zaman da kanıksanmış acılı bir gerçeklik olarak Sarrazin’in kendisi ile dünya arasındaki yırtılmanın bir tanığı olarak beliriyor.
“Çakılan bir kibrit. Kayan bir yıldız, bir sis lambası. Hayır, tüm patikayı aydınlatan aslında benim bileğimin ateşiydi. Işıktan mızraklar bir süre için döne döne ilerledikten sonra birleşiyor ve harelenen bir ışık çemberi, ışın demeti başımın hemen üzerinden yükselen büyük bir meşale olarak ama bana dokunmadan ağacın gövdesinin içinde sabitleniyordu.” Bu sabit ışık, acının haresi tüm romanı, aşkın bağışladığı “sıcak ve durağan” bir sessizliğin içindeki “yaşayan ve gerçek” anlar ile birlikte aydınlatıyor. Bu ışık altındaki dil de bir o kadar yaşayan ve gerçek bir dil. Tamamen korkusuzca, erkek ya da kadın olarak konumlanmak zorunda hissetmeden yazıyor Sarrazin. Bazen kanlı bazen ise kadınca bir masumiyetle. Firarından sonra hastaneye yatırılana dek bir çocuk odasında ağırlanması da bu nedenle bir tesadüf olamaz. “Çocukluğumda zalimlikten başka bir şey görmemiş benim, ne işim vardı kitaplarıyla, yere dağılmış oyuncaklarıyla, mavi halısı ve gri bir ilkbahar sabahını çerçeveleyen geniş penceresiyle bu sevimli çocuk odasında?” Sarrazin o odada, zulüm gördüğü bir çocukluğun anılarını, kendisini yalnızca geceleri gizlice ziyaret eden Julien’in sevgisi ve odalarını paylaştığı çocukların onun varlığını asla yadırgamayışları ile siliyor belki ya da birkaç sayfa önce yazdığı gibi “yeni bir asır başlıyor” ve ilk asrın ilk zamanları bunlar. Yeni bir yaşam için, bir yaşam boyu beklemek… Sarrazin’in yazdıkları bu bekleyişi taşıyor tam da. Yaşam sonlu ancak beklemek sonsuzdur. Geceyi beklemek, sevgiliyi beklemek, merhamet beklemek… Ya da özgürlük için atılan yasadışı bir adımın, bir kemik kırığına sıkışmış varlığını gerçekleştirmesini beklemek. Yürümek. Ya da Julien’in dediği gibi “koşmak”… Sarrazin bilerek ya da bilmeyerek, özgürlüğün “hareket”e bağımlılığına dair bir temsil sunuyor bize. Durağanlığın içinde hareket ediyormuşçasına, adım atıyormuşçasına yaşamanın umudunun yalnızca aşkta olduğunu fısıldayarak. Bacağından “tahta” ya da “mermer” olarak bahseden bir kadının kanlı, kemikli sesinin, Julien ile paylaşılan an söz konusu olduğunda ılıklaşarak, duyarlılaşarak anı uzatmaya yeltenen sesini duymamak mümkün değil. Sarrazin’in dilini yaşayan ve gerçek kılan da işte bu iki halin birbirini yok etmeden iç içe geçmiş varlıkları.
1987 yılından bu yana Jean Hortus tarafından kurulmuş Albertine Sarrazin Edebiyat Ödülü (Prix Albertine Sarrazin) veriliyor yazarlara. Bu yazarların değerlendirilmesinde kullanılan temel ölçüt ise tüm bu cümlelerden sonra tahmin edeceğiniz gibi, “kendini özgür bir üslupla ifade eden edebi bir şahsiyet” olmak. İlk bakışta oldukça sıradan ve karşılanabilir bir ölçüt gibi görünse de, yazmak ve yaşamak karşıtlığı hakkında ileri sürülen çeşitli görüşleri bertaraf eden bir gücü var bu ölçütün. Yazarın kendi yaşamının edebi-yatı dilin kendini ihtiyaç duymadığı kabuklardan sıyırabilmesinin de gizini taşır, bizi edebiyatın zamanını çalan “kurmacamsı” karakterine boyun eğmekten alıkoyar. Bu, yazmak eyleminin cesaretinin yazarın gecesine hapsolmuş bir cesaret olmaktan da kurtarmak çaresidir. Sarrazin’in 1956 yılında sürrealistlerce kutsanmasının ardında da bu gerekçe olmalıdır ve elbette “rastlantısal aşk”ın zamanı yeniden başlatmaktaki gücüne yaptığı hareli vurgu.
Temmuz 2012, Fındıklı
(Bu tanıtım, Varlık Dergisi, Eylül 2012 sayısında yayımlanmıştır.)
<iframe width="560" height="315" src="https://www.youtube.com/embed/5ZGKH0ZT_jg" frameborder="0" allowfullscreen></iframe>
<iframe width="560" height="315" src="https://www.youtube.com/embed/5ZGKH0ZT_jg" frameborder="0" allowfullscreen></iframe>

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder